Ilginç.

Eski günleri hatırladım şimdi.

Böyle havanın sıcak olduğu deniz kenarında sabahladığım günleri falan. Etrafta farklı insanların olduğu, hatta tanımadığım bir sürü insanın da olduğu günler.

Sabahın beşinde bu hakikaten ilginç geldi.

Published in: on Şubat 21, 2012 at 5:00 am  Yorum yapın  

21.02.2012

Çok şey istiyorum.
Çok şey düşünüyorum.
Çok şeye takıyorum.
Çok şey hatırlıyorum.
Çok şey görüyorum.
Çok şey hissediyorum.
Çok şeyden korkuyorum.

Ya arkadaşım insan insana bunu yapar mı? Ben neden kendi sınırlarımı korumak zorunda kalayım ki?

Sonuç itibariyle bu alan benim alanım ise bunu seninle paylaşmam hiçbir haltı değiştirmez, değiştirmemeli, öyle değil mi?

Ve ben eğer ki kendi sınırlarımı korumamı gerektirecek kadar wild bir ortamda yaşıyorsam VAY HALIME ARKADAŞ!

Hepimiz insanız şurada, dünyalı dediysek…

 

Published in: on Şubat 21, 2012 at 4:35 am  Yorum yapın  

Blogları bir de benim gözümden görün efenim.

“Kişisel Ortam”, “Ücretsiz/Özgür Sanal Ortam” , ne diye adlandırırsan adlandır, burası internete erişebilen dünyalıların erişebildiği ve kişisel olarak post/entry gönderebildikleri ayrı bir DÜNYA arkadaşım.

Hadi ya, bunu bilmeyen mi vardı?

Şöyle ki, tanımlamalardan pek hoşlanmayan biri olarak, benim gözümden nasıl olduğunu hap gibi size baştan vereyim de…Hani sıkılırsanız zamanınızı ben çalmadan gidebilesiniz buradan. Bir noktada KENDIME GÖRESINI PEK BULAMADIĞIM BIR ALAN benim için.

Kendimi arasına pek koyamadığım bir grup güzel dünyalı -ve inanın ki takip edilesi, beğenilesi paylaşımlarda bulunurlar- tarafından, “kişisel alanlar” ın  kümülatif gelişimiyle sonsuz olan bir ayrı dünya.

Işte kendimi içlerinde hissedemeyiş sebebim de budur. Blog kavramını kişisel ele alan ama bi o kadar da asla yalnızca kişisel olmayacağının farkında olan biri tarafından, kalabalığını özlettiren şehir Istanbul’dan kar havasıyla kahve tadında bir yazı olacak bu…

Efenim, Caffé Nero diye bir yerdeyim, beklemediğim üzere orta yaş ve üstü insanların ortalamasının gençlerden daha yoğun olduğu bir ortam var falan filan. Karşı masamda oturan iki adet yaşıma yakın dünyalı dostum bloglardan ve blogger hatunlardan bahsediyorlarmış, kulak misafiri oluyorum. Okan’ın #balavindamaymunsevmek ve bir diğer hashtag’i üzerine yorumlar yapıyorlar ve ben de bu sırada nedendir bilmem acaba Okan benim tweetimi de retweetledi mi diye bir bakıyorum. Bu çok rahatsız edici aslında, sosyal ağlarda birileri beğendi mi, birileri retweetledi mi diye insanın kafasına istemsizce takılan bu düşünceler kadar, yine sosyal ağlarda kendini “upper bir seviye”ye -seviye?- çıkarmayı kafaya takmana sebep olacak bu kadar etkili başka şeyler var mıdır bilemem. Bildiğim bir şey varsa, bu bana göre değil arkadaş.

Bunun üzerine sosyologlar geniş çaplı bir araştırma yapıyorsa katılmayı da çok isterdim.

Gelelim blogger hatunlara… Öncelikle söylemeliyim ki bu kavramın upper dünyalıları daha çok modayı, erkek-kadın ilişkilerini, günlük hayatlardan esintileri kendi kelimeleriyle yazıyor olduklarından, bana pek hitap etmiyorlar. Şöyle ki, ben her anlamda üretimi severim, üretmek ve yaratıcılık her alanda en çok ön planda olması gereken kavramlardır bana göre. Ancak benim creativity anlayışım söz konusu bloglar olduğunda bana haz vermiyor. Sebebi şudur ki, insanın toplum içinde herhangi bir insana söyleyebileceği şeyleri yazdığı bir blog, benim için yaratıcılık yoksunudur ve ancak muhabbeti getirebilir. Başka bir blog türü, moda, kozmetik, mekanlar ve benzeri alanlardaki bloglar, kişinin kendine ait üretimlerini ve kişisel yaratıcılığı sanal ortama sunmuyorsa yine yaratıcılık yoksunudur ancak gün içinde size yardımı dokunabilen bloglardır; en azından iki arada kaldığınızda daha önceden tanımadığınız bir şahsın fikirleri sizi bu kararsızlıktan kurtarabilir. Ama dediğim gibi, bunlar bana haz veremiyorlar. Yazarları, gazetecileri ve karikatüristleri takip etmek yeterince tatmin edici midir? Hayır.

PEKI BEN NE ISTIYORUM ARKADAŞ?

Öyle bloglar söyleyin ki bana, insanlar gün içinde kissettiklerini yaratıcılıklarıyla birleştirip aktarmış olsunlar bana.
Öyle bloglar göreyim ki, taslaklarını, aşamalarını kendim tahmin etmeye çalışacağım çizimler, mimariler, resimlerle dolu, buram buram sanat kokan sayfalarında sabahlayayım.
Öyle yazılar okuyayım ki, erkeği, kadını, aşkı, ayrılığı, ilişkiyi hiç bakmadığım açılardan göreyim…

Yani diyeceğim odur ki dünyalı, bir şeyler kazandırsın bana. Kaybettirsin de gerekirse. Ama anlatsın bana nasıl özel olduğunu, kendisi farkında olmasa dahi.
E haklısın, ne diye araştırmadım da sizden istiyorum?
Çünkü benim tepkim bu blogların önerildiği bir ortamın olmamasına, bir noktada.
Varsa da ben vallahi bu işi beceremiyorum arkadaş. Fazla kendime istiyorum, kendimden de fazla koymuyorum galiba.

Dipnot: Bunu atmalıyım üstümden biliyorum amma hala blog olayını çok kişisele alıyorum. Başlangıcım bile sadece bana ait bir sanal ortam yaratmayı istemektendi. Böyle de dipnotları ortaya koyuveririm işte.

Ama biliyor musun dünyalı? Yoruldum ben. Bütün gün yürüdüğüm bu caddede bir nebze bile özel hissetmeyen insanlar da gördüm, kendini çok özel hissedenini de. Kim bilir kaçının blogu var, her gün yazıyor, yaratıyor…ve ben hala bilmiyorum. Keşfetmeyi bu kadar obsesif istemek kötü bir huyum evet ama asıl neyi istiyorum biliyor musun?

Arada bir benden de böyle sözler çıksın arkadaş!  bkz;

Imagination is the beginning of creation.

You imagine what you desire, you will what you imagine and at last you create what you will.

-George Bernard Shaw

 

Published in: on Şubat 17, 2012 at 6:23 pm  Yorum yapın  

Özlemek.

“Feels like I’m flying above you…Dreams that i’m dying to find the truth…Seems like you’re trying to brake me down…”

Bazen herşey ters gidiyor. Aklım geçmişte, insanlar geçmişten. Böyle olunca da ne oluyor biliyor musun ? Yazamıyorum, dinleyemiyorum, göremiyorum ve sürekli “Peki ya şimdi ne olacak?”, “Nasıl gelecek devamı acaba?” soruyorum kendime. Çocuk olmayı özledim. Herşeyin basitliğini özledim insanlar yerine. Hala 3 4 senedir her sabah uyandığım şehirde ordan oraya koştururken aslında hiç tanımadığım, ait hissetmediğim bir yerlerde olduğumu ve buna rağmen nasıl oluyor da hiç bir şey eksik değilmiş gibi davranabildigimi bilemiyorum. Birşeyler eksik burada, hayatım eksik, hiçbir mutluluğun yerine geçemediği kadar eksik. Bu kadar eksikliğin içinden küçüklüğüme dair basit ya da büyük hatıralar gün ışığına çıkınca öylece kalıyor insan. Tepkisiz ve duygusuz. Yalnızca artık kendi hayatına karşı bile yabancı hissediyorsun ve nasıl olacak böyle diye sorgularken kendini yine her günün rutin hareketleri içinde kaybolmuş buluyorsun. Bu engel olunmayacak birşey kesinlikle ama içimden birşey diyor ki “Sen ne yapıyorsun ya? Ne isin var burada bu noktada? Neler konuşuyorsun insanlarla yahu? Bunlar da kim ki yani ne gerek var?”
Sorular sorular sorular…
Işte böyle adamı hasta ediyorlar.

Published in: on Kasım 15, 2011 at 2:03 pm  Yorum yapın  

feeling good

Bazen tüm yol boyunca gülümseyerek bir şarkıyı söylemekmis yaşamak. “And I’m feelin’ good.”

Published in: on Ekim 20, 2011 at 12:34 pm  Yorum yapın  

Bugün

Tam da kendime diyordum ki;
“Sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri…”
karşımda yorgun gözleri ve artık, tüm ruhunu yüzüne baktığımda hissedebildiğim o adam…Buldum evet.
Binlerce kelime uçuşuyordu odada.Çoğu havada asılı kaldı belki ama hala kendimizi zamanda asılı bırakamadık.Dünyayı da kurtarmadı ya bu oda…Ama güzel bir yanı da var diyorlar.
Yağmur içen kızı dinliyorum, en sevdiğim kısmına geliyor şimdi…
“İyi ama bu şişe boş be arkadaş, dedi, bu şişe boş!
Her şey boş güzelim, dedim, her şey boş!”
Midye kokulu bir saatteyiz.Boş viski şişelerinin eylemsizliğinden farkı yok sıcak havanın.Neden bilmiyorum ama konuşamıyorum şu an.Bol bol dinledim, bol bol hissettim bugün; konuşamadım henüz.İçimden de gelmiyor ya…Nasıl olduysa yağmur içen kızı unutmuşum kısmen.
Yazmayalı da olmuş bayağı.Kim bilir kaçıncı kez söylüyorum bunu ama,
kış geldi.
Bugün hissettim soğuğunu yalnızlığın.
İçimde yağmur içen kızın ıslaklığı…

Published in: on Ekim 16, 2011 at 3:34 am  Yorum yapın  

Extraterrestrial

“Sararan sayfalar,
Solan fotoğraflar,
Unutulan filmlerle beraber
Ölümsüzlüğün tadını çıkaracağım.
Varmak istediğim nokta , bilinçaltımın atardamarıdır.”

“Varmak istediğim nokta , bilinçaltımın atardamarıdır.” dedi Cassandra. Xibalba ışığını hayal ederek. Kendine , şimdiye dek çok fazla hedef seçmiş ve her seferinde yarı yolda kendini bırakmış olduğundan , hiç ama hiç güveni yoktu. Ama hani her zaman olur ya , yine bir umut vardı.Umut hiç ölmemeliydi.
Oysa Cassandra, Xibalba ışıklarıdır. Çünkü onları ben yarattım.
Ah evet ! Sizi kandırdım ama sıkıldım uzatamayacağım. (Kahkaha atar.)

Neyse, bilinçaltı diyorduk evet.İçimdeki Cassandra’ların merkez üssü. Bu üs şimdilerde adeta savaş hazırlığında. Hissediyorum , hücrelerimde. (Gülümser.)

İşte bu yüzden buradasınız.Siz olmasaydınız ben de olmazdım burada , evet. Ama ben bunu biliyorum.
Siz cahiller! Siz bilmiyorsunuz! Bu yüzden yukarıda olan ve soruları cevaplayan benim! Ben anlatıyorum , siz o inek gözlüklerinizle bakan aptal koyunlar , dinler gibi görünüp , buraya gelmekle övünüyorsunuz , kendinizi beğendiriyorsunuz. (Alaycı bir tavırla)Bunun için sizi suçlamayacağım, meraklanmayın.
Sadece kızgınım…
Kızgınım çünkü hala “bakmıyorsunuz.”…

Published in: on Haziran 15, 2011 at 11:02 am  Yorum yapın  

Yine Bir “Keşke”

Vapurla karşıya geçiyordum , Üsküdar hizasından geçerken kendi kendime kızmaya başladım bugün. Hava çok güzel , birazdan kararacak kıvamda; gökyüzü,martılar falan herşey içten içe huzur içeriyor ama ah işte ben! Yine kendimle çelişiyorum.Sürekli üniversiteyi, şehirleri, geleceği kafamdan çıkaramıyorum ve savaşıyorum bu düşüncelerle. İnsanlara bakıyorum etrafa herkes benzer görünüyor . Birkaç genç arkadaş dışında sesi soluğu çıkan yok. Yüz ifadelerini inceliyorum insanların -rahatsız etmemeye dikkat ederek- içime bir şey oturuyor sanki iyice bunalıyorum gördüklerimden ve çıkarımlarımdan. Yahu diyorum ne biçim dünyalar kurmuşuz kendimize , ırk olarak ne kadar da boğuluyoruz kendimize. Evet kendimize boğuluyoruz resmen. Hani bu bahsettiğimden “bunalımla geçiyor her saniye” anlamı çıkmasın da zaman geçerken çok şey kaçırıyoruz kararsızlıklarla , her gün yapmamız gerekenler için bir önceki günden saatler harcamakla. Bu durum , bir basketbolcunun sayı almayı boşverip tüm maç boyunca koşturması gibi bir şey.

Keşke ah keşke diyorum…
Keşke unutmasam şu sözü -hani tamamen uygulamak zor zaten şu saatten sonra ama- yine de azıcık ucundan kaptırsam dünyamı ona…

“Seize the day.”

Published in: on Haziran 8, 2011 at 3:49 am  Yorum yapın  

Bored.

Nasıl bir kalabalığın var öf be İstanbul.Elimdeki kahveyle birilerine çarpmadan yürüyemediğim o Bağdat Caddesi’nden boğulmadan kurtuldum ya…
Vallahi İzmir güzel imiş , anladım yani!

Bir de anlamıyorum niye böyle abi cadde boyunca hatunlar tek kalıptan çıkma aynı renk kıyafetler , saçlar … Tanrım insanın içini bayıyor.Hani oradaki apartmanlar ve dükkanlar cvıl cıvıl zibilyon renkte ; diyorum ” Ne güzel ya eski oldukları dahi belli olmuyor. ” ama hatunlar -özellikle 18-25 yaş arası- ne kadar benzer!

Bir de binalardan birinde Nostradamus diye sanırım bir falcı vardı ki dışarıdan görünüşü çook hoşuma gitti.

Yani kısacası bir hoşsun İstanbul. Kılsın , gıcıksın , vıcık vıcıksın ama sevmedim de değil azıcık ucundan.

Yine de İzmir’i özlettin ya bana vallahi helal olsun!

 

Böyle postlar yazmaktan da hiç hoşlanmıyorum yahu. Bu nedenle size bir link vereceğim, hayatımı kurtaran ve paramı başka kitaplara saklamamı sağlayan bu mükemmel sitede siz de hoşunuza giden şeyler bulursunuz belki…

http://www.planetebook.com/

Published in: on Haziran 6, 2011 at 1:50 am  Yorum yapın  

wtf?

En İyi Sanatçı / En İyi Rap Şarkıcı / En İyi Erkek Şarkıcı: Eminem
En İyi Yeni Sanatçı / En Medyatik Şarkıcı / En Çok Şarkısı Çalınan / En İyi Sosyal Medya / En İyi Pop Albüm / : Justin Bieber
En İyi Kadın Şarkıcı: Rihanna
En İyi Grup: Black Eyed Peas
En Seksi Şarkıcı: Katty Perry
En İyi Pop Şarkıcı – En İyi Elektronik/Dans Şarkıcı / En İyi Dans/Elektronik Albüm : Lady Gaga
En İyi R&B Şarkıcı: Usher
En İyi Latin Şarkıcı: Shakira
En İyi Dans Şarkısı: Edward Maya & Vika Jigulina – Streo Love
Milenyum Ödülü: Beyonce
En İyi Country Albüm / En İyi Country Şarkıcı: Taylor Swift

Öögk! dedim sanki içimden.Ama bir bakınca normal bir durum diyor insan.

Published in: on Mayıs 31, 2011 at 3:42 pm  Yorum yapın  
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.